Özür Dileyerek…

Paylaş:

Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda tereddütteyim epey.

Zira Özgecan Aslan olayının toplumda yarattığı haklı infialin büyüklüğü, tartışılması çoktandır gereken konuları gündemin ilk sırasına taşıyor; fakat her popüler konu gibi bunun da içini boşaltıyoruz süratle.

Öldürülen kardeşimizin ailesinin acısını çok kısa bir süreliğine de olsa anlayabilmesini beklemiyorum tabii ki kimseden. “Ateş düştüğü yeri yakar.” sözünün ağır anlamı işte tam burada örüyor duvarlarını karşımıza. Ama en azından konuyu, üzüntümüzü belli etmek için o heriflere küfür etme yarışması ve uyduruk türkücü Nihat Doğan’ın saçmalamaları ekseninden çıkaralım lütfen.

Benim tereddüdüm de buradan kaynaklanmakta. Kaygım; “Ben de istemeden konunun sulandırılmasına katkı mı sağlarım?” kaygısı. Ama yine de elimden geldiğince dikkatli olarak ve en baştan özür dileyerek rahatsız olduğum birkaç hususu dile getirmek istedim.

Öncelikle Mersin Barosu’nun failler için avukat görevlendirmeme şeklindeki tutumunu en başından beri beğenmedim. Çünkü bir avukat, savunduğu sanığın suç ortağı değildir. Avukatın oradaki görevi de her ne pahasına olursa olsun sanığın ceza almamasını sağlamak da değildir. Binlerce yıllık insanlık tecrübesi göstermiştir ki; savunmanın (avukatın) yer almadığı bir yargılama, adil yargılama değildir. Avukatın yargılamadaki varlık amacı da gerçeği çarpıtıp adaleti saptırmak değil; yargının diğer süjeleri gibi adil yargılamayı tesis etmektir. Bu sebepten, suçtan suça göre değişmeksizin de her şüpheli/sanık savunma hakkına sahiptir. Evet, “Cinsel Saldırı” ve “Öldürme” suçları gayri ahlakidir, kabul. Peki, siz bana bir tane sevimli ve ahlaksızlık içermeyen suç tipi söyleyin. Felsefi tartışmaya girmek istemem ama hemen her suç içinde ahlaksızlık da barındırır. Madem öyle, hiçbir ceza yargılamasında avukat bulunmasın.

Bu yüzden Mersin Barosu’nun, avukatın varlık amacını inkâr edercesine ve toplumun genelinde zaten var olan bu “suç ortağı” algısını güçlendirircesine davranış sergilemesini eleştiriyorum. Kaldı ki CMK hükümleri gereği, sürecin işleyebilmesi için sonunda avukat görevlendirmek zorunda kaldılar.

Diğer konu: İdam. Bu konu ya Abdullah Öcalan üzerinden gündeme geldi ya da şimdi olduğu gibi tecavüz olayları üzerinden. Sorun da işte burada. İdam cezasına karşı olan birisi olarak beni asıl rahatsız eden idam cezasını savunanların sesinin fazla çıkması değil, asıl sorun bu konuyu sağlıklı, serin bir kafayla tartışamayışımız. Uluslararası güçler istediği için kaldırırken de tartışamadık ve hâlâ tartışamıyoruz.

Bunun en büyük kanıtı AB Bakanının sözleri, “Benim kızıma olsa kendim vururdum” demiş, sonra da hemen eklemiş: “İdam cezasına karşıyım.” İlk cümlesiyle kabile kültüründen kalma kısası meşrulaştırırken, ikinci cümlesinde hümanistliği tutmuş olacak ki idama karşı olduğunu söylüyor. Hiç inandırıcı değilsin sayın bakanım, idama karşı filan olduğun yok. Öyle söylüyorsun çünkü sen AB Bakanısın. Yani bizi idamı kaldırmaya zorlayan birlikle yapılan müzakerelerden sorumlusun, o yüzden söyleyemiyorsun gerçek fikrini. E bakanlık koltuğundan da kalkacak halin yok.

“Kısasa kısas” konusuna hiç girmiyorum, çünkü bu fikrin acı ve öfkeyle bu kadar çok dillendirildiğini düşünüyorum. Aksini düşünmek çok korkutucu. Özgecan’ın babasının olgun ve sağduyulu sözleri ise başka lafa hacet bırakmadı esasen.

Son sözlerim de benim mezun olduğum üniversitenin öğrencisi olan ve 5 yıl boyunca benim de çok sık kullandığım minibüs hattında hayata gözlerini yuman Özgecan için:

Sevgili kardeşim, keşke senin katilin sadece 3 kişi olsaydı. O zaman her şey daha kolay olurdu. Daha rahat söylerdim hesabının sorulacağını ve senden sonra kimsenin başına böyle olayların gelmeyeceğini.

Ama değil be kardeşim, senin katilin 3 kişi değil. Senin katilin bütün toplum düzeni. O yüzden söz veremiyorum hiçbir şey için. Susuyorum sadece.